İmsak Vakti a 02:00
Mersin AÇIK 29°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Rıfat Şentürk

Rıfat Şentürk

06 Haziran 2022 Pazartesi

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi 23. Ve in küntüm fı raybim mimma nezzelna ala abdina fe’tu bi suratim mim mislih ved’u şühedaeküm min dunillahi in küntüm sadikıyn”

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi 23. Ve in küntüm fı raybim mimma nezzelna ala abdina fe’tu bi suratim mim mislih ved’u şühedaeküm min dunillahi in küntüm sadikıyn”
3

BEĞENDİM

ABONE OL

“Eğer has ve mümtaz kulumuz, doğruluğuna, eminliğine bu ana kadar herkesin inanmış olduğu sevgili Rasulümüz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’e verdiğimiz peygamberlikten ve bunun fermanı olmak üzere parça parça indirmekte olduğumuz Kur’ân’dan en ufak bir şüpheniz varsa, mesela: «Vahiy nedir, inanılır şey midir?», «Allah kitap gönderecek olsa böyle parça parça, âyet âyet, sûre sûre mi gönderir?», «Bu bir şiir değil midir? Bunu insan kendiliğinden yapamaz mı? Muhammed de diğer şairler gibi ara sıra bazı şeyler hissedip bunları şiirî bir eda ile dile getiriyor, sonra da ‘Allah gönderdi’ diye hem bizi hem de kendini aldatıyor olamaz mı?» gibi birtakım kuşkular taşıyorsanız, bunun ispatı kolaydır: Bu hususta derin derin düşüncelere, hayallere dalmanıza ve ne yapacağız diye telaşlanmanıza gerek yoktur. Sandığınız şekilde Kur’an’ı bir insan olan Peygamber getirdiğine göre, bunu bir insan yapabiliyorsa, haydi durmayın “onun denginden” bir sûre getirin. Sûre, lügat olarak “yüksek bir menzil veya makam” demektir. Terim olarak ise; “Kur’ân-ı Kerîm’in en az üç ve daha fazla âyetten oluşan, başı-sonu belli kısımlarına verilen isim”dir. Çünkü Kur’ân okuyan kimse, her sûreyi okudukça yüksek bir dereceye ulaşır. Kur’ân sûrelerinin hepsini okumak sûretiyle bütün menzilleri geçer ve en son makama varır.

Ayette geçen مِنْ مِثْلِه۪ kaydı iki şekilde anlaşılabilir: Üslupta, belagat ve güzellikte Kur’ân sûrelerinden en az birine denk bir sûre getirin. Kur’an sûrelerine tam benzemesi ve denk olması için, Kur’ân’a nazîre yapacak olanlar da aynen o kulumuz gibi olmalıdır; yani hem okur-yazar olmamalı, şiir ve edebiyatla uğraşmamalı, hem de onun kadar ahlâklı olmalıdırlar. Fakat ayetin devamı bu son şartı da kaldırarak şöyle demektedir: “Haydi, size izin verelim de kimden olursa olsun herhangi bir şahıstan Kur’ân’dakine denk bir sûre getirin. Hatta, Allah’tan başka bütün şâhitlerinizi; güvendiğiniz ne kadar yardımcılarınız, tanıdığınız ne kadar mabutlarınız, iktidarını farz ettiğiniz ne kadar putlarınız, şairleriniz, edipleriniz, bilginleriniz, filozoflarınız, âmirleriniz, hâsılı size baş, el, ayak olmak isteyecek ne kadar yardakçılarınız ve önderleriniz varsa, hepsini bu işte yardıma çağırınız.” (Elmalılı, Hak Dini, I, 269)

Burada şöyle bir işaret bulunmaktadır: Yaratan dururken yaratılandan yardım dilemek hiçbir fayda vermez. Âcizin âcizden dilenmesi bir mâna ifade etmez. Bu sebeble, ihtiyaçlarını ancak onları yerine getirmekte güçlük çekmeyecek birine arz et! Sadece hazîneleri tükenmez birisinden iste! Sana yalnız başına yardım edecek, seni her yönden muhâfaza edecek, seni mala-mülke bağlı olmadan da zengin edebilecek birine dayan! O seni himâye etti mi, çok düşman az olur; O sana yetti mi, az mal çok olur. Eğer Peygamber’e ve Kur’an’a karşı koyma ve düşman olma dâvanızda sadık iseniz; hiç şüphe edilmeyecek böyle bir hususta şüphe olduğu fikrinde haklıysanız, bunu yapabilmeniz gerekir. Zira, herhangi bir insanın kendiliğinden yapabildiği bir şeyi, hatta ondan daha iyisini başka herhangi bir insan da yapabilir. Hele hele, o işin uzmanı sayılan çok sayıda insan kafa kafaya verip elbirliği yapacak olursa… Fakat aşağıdaki ayetin açıktan meydan okuduğu gibi, kıyamete kadar asla ona benzer bir söz, benzer bir sûre getiremeyecek ve Kur’an’ın, bir insan sözü olmadığını yakînen bileceksiniz:

Cenâb-ı Hakk bu âyet-i celîlede عَبْدِنَا “bizim kulumuz” buyurarak Resûlullah Efendimiz’i kendine izafetle şereflendirmiş ve onu mutlak anlamda “abd” yâni kul olarak isimlendirmiştir. Diğer peygamberleri “Güçlü kuvvetli kulumuz Dâvûd’u hatırla” (Sâd 38/17) ve “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla” (Sâd 38/41) âyetlerinde olduğu gibi adıyla andığı halde Efendimiz için “kulumuz” ifadesinden sonra, “Muhammed” şeklinde, başka bir isim zikretmemiştir. Bir isim mutlak olarak zikredildiğinde kemâline hamledilir. Buradan anlaşıldığına göre Hak Teâlâ Hazretleri, habibi Hz. Muhammed için hazırladığı kemâl derecesindeki kulluğu dünyada başka hiçbir kimse için hazırlamamıştır. Kullukta kemâl noktaya ulaşmak ancak, gönlü Allah’tan başka herşeyden tamamen arındırıp, bağımsız hale getirmekle mümkündür. Bu durum ise sadece ve sadece Peygamberimize mahsûstur. Nitekim âyet-i celîlede: “Peygamber bunları görürken gözleri ne kaydı, ne de sınırı aştı” (Necm 53/17) buyurularak onun bu özelliğine dikkat çekilmiştir.

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Devamını Oku

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 22. Ellezı ceale lekümül erda firaşev ves semae binaa ve enzele mines semai maen fe ahrece bihı mines semerati rizkal leküm fe la tec’alu lillahi endadev ve entüm ta’lemun”

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 22. Ellezı ceale lekümül erda firaşev ves semae binaa ve enzele mines semai maen fe ahrece bihı mines semerati rizkal leküm fe la tec’alu lillahi endadev ve entüm ta’lemun”
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Allah Teâlâ, şu anki Yerküre’yi meydana getirirken, onu üzerinde rahatça hayat sürdürebileceğimiz bir döşek şeklinde düzenlemiştir. Aslında kararsız, sebatsız, oynak bir ateş koru olan Yerküre, zamanla suyun fevkinde ve yumuşaklıkla sertlik arası bir kıvama erişmiş; canlıların, üzerinde yerleşip yaşamasına, huzur ve karar bulmalarına elverişli hâle gelmiştir. Yeryüzündeki dağlar, sert kayalıklar ve denizler gibi “döşek” mefhumuna aykırı gözüken kısımlar ise, yeryüzünün döşek gibi kullanılmasını sağlayan bölgelerdir. Nitekim “Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da onu sağlam tutan birer kazık” (Nebe’ 78/6-7) ayetinde, dağların arz döşeğini istikrarlı bir şekilde tutan birer “kazık” olduğu belirtilmiştir.

Ayette geçen ikinci kelime اَلسَّمَاۤءُ (semâ)dır. Arapçada, “üstte olan her şeye” semâ denir. Cenâb-ı Hak, semâ’yı yani başımız üzerindeki müzeyyen gök kubbeyi de bir “binâ” yapmıştır. Ama ne bina!.. Kelimenin tam mânasıyla “muhteşem” bir bina… Semâ kelimesinin nekire olması bu mânayı vermektedir. Burada, aynı zamanda gökyüzü sağlam, süslü bir çatıya benzetilmektedir. İnsan olup da bu kubbe altında yeryüzü döşeğine kurulmayan hiç kimse yoktur. Büyük küçük, zengin fakir, yaşlı genç bütün beşeriyet aynı evde oturup aynı döşekte yatan bir aile gibidir. Dolayısıyla insanlar, kimin binasında kalıp, kimin döşeğinde yattığını bilirlerse, hangi Rabbin kulu olduklarını veya olmaları lazım geldiğini de bilirler. Burada dile getirilen üçüncü nimet de şudur: Yüce Allah, gökyüzünde dolaşan bulutlardan yağmur yağdırarak bununla canlılara rızık olmak üzere çeşitli ürünler; sebze ve meyveler bitirir. Suda etken, toprakta ise edilgen bir kuvvet vardır. Aynen erkek ve kadının birleşmesinden neslin dünyaya gelmesi gibi, su ile toprağın birleşmesinden de bütün mahsulât neşvünemâ bulmaktadır. Bütün bunları yoktan yaratan ve yapan Cenâb-ı Hak’tır. Aklı olan herkes bunu anlar ve bilir. O halde, bütün bunları bilip dururken Allah’a asla ortak koşmamak; Allah’a ibâdet eder gibi başka şeylere ibâdet etmemek gerekir. Aklını çalıştırarak kâinattaki kudret akışları üzerinde tefekkür edenler, ilim, kuvvet ve kudret başta olmak üzere bütün kemal sıfatlarıyla Allah Teâlâ’nın varlığını ve birliğini kabul edeceklerdir. Burada aklî deliller kullanılarak, taklidin terk edilip gerçek bir imana ulaşılması gerektiği hatırlatılır.

Ayette geçen اَنْدَادًا (endâd) kelimesi, “nidd”in çoğuludur. Nidd ise denk, misil, emsal ve benzer demektir. Ayrıca “tartışan, münakaşa eden muarız” mânası da vardır. Yukarıda birkaç fiil ve sıfatı zikredilen Allah Teâlâ karşısında, bunlar hiç mesabesinde, vehme dayalı varlıklardır. Gerçekten var olan İsa, melekler, tâğutlar gibi “ilâh”lar da bizzat O’nun tarafından var edilmiş olup müstakil hiçbir değerleri yoktur. Zaten, yukarıda da ifade edildiği üzere, nihayetsiz merhamet sahibi olan Rabbimiz, kullarının her türlü ihtiyaçlarını karşılamış, başkalarına kulluk edişlerini mazur gösterebilecek bütün mazeretlerinin yolunu baştan kapatmış ve onları zât-ı ulûhiyeti dışındaki, gerçekte olmayan vehim ürünü ortakların minnetinden kurtarmıştır. Onlara gökyüzü örtü, yeryüzü yaygı, mübah olan şeyler rızık, taatler meslek, ibâdetler meşguliyet, Allah’ı zikretmek ünsiyet, vekîl olarak Rabbü’l-âlemîn kâfîdir. O halde, Allah’a ortaklar koşmayın. İhtiyaç duyduğunuz şeyleri elde etmeye çalışırken kalplerinizi O’ndan başkasına bağlamayın. Çünkü Hak Teâlâ, yoktan en güzel ve benzersiz şekilde yaratmada tektir; O’ndan başka var edecek yoktur. Eğer fayda ve zararın ya da hayır ve şerrin olan biten şeylerden kaynaklandığını sanırsanız başka bir ifadeyle bütün bunların bir yaratıktan kaynaklandığını düşünürseniz, işte bu, gerçek mânada şirktir. Biliyorsunuz ki, kendisi muhtaç olana ihtiyaç beyân edilmez. Muhtacın muhtaca el açması, zayıfın zayıfa itimad etmesi fakirliği gidermez, bilakis artırır. (bk. Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 28)

Bu âyetten şöyle bir ibret ve öğüt çıkarmak mümkündür: Kıyamet günü Allah Teâlâ: “Ey insanlar! Ben sizin için şunları şunları yaptım. Peki siz, benim için ne yaptınız?” diye sorarsa, bu suale nasıl cevap verebiliriz? Rivayete göre Şiblî (k.s.) bir gün halka vaaz etti. Kıyâmetten, kıyâmetin dehşetinden, hesabın son derece çetin, meşakkatli, zor bir merhale olduğundan bahsetti. İnsanları ağlattı. O esnâda yanlarına Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî geldi ve şunları söyledi: “İnsanları bu kadar korkutmana gerek yok! Çünkü o günün hesâbı bu kadar uzun değildir; iki kelimeden ibârettir: O gün Allah Teâlâ kullarına sadece: «Men tü-râ bûdem tû ki râ bûdî: Ben seninle idim, sen kiminle idin?» diye seslenerek buna cevap isteyecektir.” Dolayısıyla, ibâdette esas olan, ihlastır, yani, mâsivâ endişesini ve ağyâr beklentisini gönülden çıkararak sadece Allah’a kulluk etmektir. Yüce Al­lah, önceki iki âyet-i kerîmede, kendi birlik ve kudretine dair delilleri zikrettikten sonra, aşağıdaki âyet-i kerîme ile de Kur’ân-ı Kerîm’in Peygamberimiz (s.a.s.)’in kendiliğinden söylediği bir söz olmadığını, yani onun tarafından uydurulmadığını ortaya koymaktadır:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Devamını Oku

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 21. Ya eyyühen nasu’büdu rabbekümüllezı halekaküm vellezıne min kabliküm lealleküm tettekun”

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 21. Ya eyyühen nasu’büdu rabbekümüllezı halekaküm vellezıne min kabliküm lealleküm tettekun”
2

BEĞENDİM

ABONE OL

İbadet kelimesinde; “tapma, bağlılık, boyun eğme, itaat, hâkimiyeti altına girme ve kulluk” anlamları vardır. Bununla birlikte ibâdet; “kul” anlamındaki “abd” kelimesiyle bağlantılı olup esasmânası “kulluk etmek” demektir. Aynı kökten gelen ubûdiyet, benliğini hiçe sayıp kendini alçaltmak anlamındadır. İbâdet ise benliğini hiçe saymanın zirve noktasını teşkil ettiğinden böylesi bir saygıya da üstünlük ve yüceliğin zirvesinde bulunan Allah Teâlâ dışında hiçbir varlık lâyık değildir. Kulluk, hayatın tüm safhalarını; itikadî, ahlâkî, hukukî, iktisadî ve siyasî her türlü ilişkileri kuşatan bir kavramdır. Ancak, dine uygun tutum ve davranışlar “Allah’a kulluk” kapsamına girerken, aykırı tutum ve davranışlar, “tâğûta, nefse, hevâ ve hevese kulluk” kapsamına girmektedir.

Sufilere göre ibâdet; kalp ile tevhidin hakikatine ulaşmayı, sır ile masivâdan uzaklaşıp Allah’a yönelerek sadece O’nun rızâsını istemeyi, nefs ile de ilâhî hükümlere tam teslimiyet göstermeyi içine almaktadır. Bu bakımdan, âyet-i kerîme: “Ey insanlar! Her türlü haram ve mahzurlu şeyden uzaklaşarak, taatlerin edâsına sımsıkı sarılarak, emredilenlere huşû ve tezellülle boyun eğerek, tembellik ve uyuşukluk edilecek yerlerde yanlış davranışlardan uzaklaşarak Allah’a kulluk ediniz!” mânasını taşımaktadır.

Burada Allah’ın özellikle rubûbiyet vasfına yer verilmesi dikkat çekicidir. Bizleri, dünyaya gelişimize sebep olan anne ve babalarımızı, nine ve dedelerimizi yaratan O’dur. Bizi ta ilk insandan itibaren varlıkların en şereflisi olarak pek güzel bir biçimde var eden, büyütüp geliştiren, akıl ve dil gibi muazzam nimetlerle donatan O’dur. Bu hususlarda hiç kimse O’na yardım etmiş değildir. İşte, ayet bu hakîkate dikkat çekerek başka şeylere değil, sadece Rabbimize kulluk etmemiz gerektiğini anlatmaktadır.

Ayette, ayrıca Allah Teâlâ’nın ne kadar büyük bir kuvvet ve kudrete sahip olduğu anlatılarak insanların gaflet uykusundan uyanması istenmektedir. Önceki nesillerin yaratılmasına temas edilirken, verilen öğüdün daha etkileyici olması hedeflenmektedir. Yüce Al­lah niçin bize öncekileri hatırlatmaktadır? Şüphesiz, bizim sonumuzun da onlar gibi olacağına dikkatimizi çekmek için… Adeta şöyle demektedir: “Sizden öncekiler de yeryüzünde yaşıyorlardı, belki sizden çok daha güçlü, müreffeh bir hayat sürüyorlardı; fakat şu an toprağın altındalar. Demek ki, onları öldüren, sizi de öldürecek… Bu sebeple, siz de dönüp dolaşıp oraya varacağınızı; O’nun huzuruna çıkacağınızı unutmayın. O’na karşı kusur işlemekten vazgeçin. Sadece O’na ibâdet ederek hidâyete, felâh ve kurtuluşa eren muttakîlerin yoluna girin.”

Neticede hâlisane ibâdetin insana sağlayacağı fayda “umulur ki takvâya erersiniz” ifadesiyle belirtilmektedir. Nitekim burada da görüldüğü gibi, verdiği emir ve yasakların hikmetini göstermesi Kur’ân’ın önemli hususiyetlerinden biridir. Demek ki ibâdet, kulu takvâya ulaştırmaktadır. Peki takvâ nedir? “Koruma” anlamındaki vikâye kökünden gelen takvâ, “korku gereği korunmak” demektir. Takvânın gerçek anlamı, ilâhî emir ve yasaklara riayet ederek uhrevî azaptan korunmaktır. Nihaî derecesi ise, Allah dışındaki her şeyden uzak durmak; yani onlara gönül bağlamamaktır. Bu mânasıyla takvâ, mü’minlerin varabileceği en son makamdır. Aşağıdaki ayet, yüce Allah’ın şirkten uzak, hâlisane bir kulluğu neden hak ettiğini bu kez âfakî nimetlere vurgu yaparak tekrar açıklamaktadır:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Devamını Oku

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 20. Yekadül berku yahtafü ebsarahüm küllema edae lehüm meşev fıhi ve iza azleme aleyhim kamu ve lev şaellahü le zehebe bi sem’ıhim ve ebsarihim innellahe ala külli şey’in kadiyr”

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 20. Yekadül berku yahtafü ebsarahüm küllema edae lehüm meşev fıhi ve iza azleme aleyhim kamu ve lev şaellahü le zehebe bi sem’ıhim ve ebsarihim innellahe ala külli şey’in kadiyr”
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu tabloda münafıklar, İslâm’ın kendilerine yönelik uyarı ve tehdit dolu âyetlerine ve içinde öldürülme tehlikesi bulunan cihad ve benzeri ilâhî emirlere karşı kulaklarını tıkıyorlar. Yine bir taraftan namaz, zekât ve oruç gibi ibâdetlere, diğer taraftan da ellerinde bulundurdukları makam, mevki ve bir kısım dünyevî menfaatleri terkederek her konuda Hz. Peygamber’e ittiba gibi nefislerine zor gelen mükellefiyetlere karşı da aynı tavrı sergiliyorlar. Bunu yaparken Allah Teâlâ’nın onları her cihetten kuşattığını, içlerinden geçenleri bile bildiğini ve kendilerinde istediği tasarrufta bulunabileceği gerçeğini unutuyorlar. Bununla birlikte canlarının ve mallarının korunması, ganimetlerden kendilerine pay verilmesi ile ilgili hükümleri görünce de bunlara rağbet ediyorlar. İşte ayette “şimşeğin ışığında yürümeleri” buna benzetilmiştir. Yine ayetteki “başlarına karanlık çökünce ise çakılıp kalırlar” sözü ise, bu gibi menfaatlerinin bitip yok olması halinde eski imansızlıkları ve şaşkınlıklarına dönmelerini ifade eder. Halbuki Allah dilerse, onların işitme ve görme hislerini tamamen alır da ne İslâm’ın dünyevî menfaatlerine dair olan hükümlerini işitebilirler; ne de bunları görebilirler. (bk. Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, II, 77-78)

İkincisine göre ise münafıkların kendileri, yağmura tutulan kimseler gibi; küfür ve hile ile karışık imanları, içerisinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunan yağmur gibidir. Yağmur her ne kadar faydalı bir şey ise de insanı bu halde yakalayan yağmur zararlı olabilir. müslümanların saldırılarından ve diğer kâfirlere yaptıkları muamelelerden sakınmak ve emin olabilmek için sergiledikleri nifakları, ölüm korkusuyla yıldırımlara kulak tıkamaları gibidir. Fakat bu kulak tıkamaları Allah’ın takdirinden hiçbir şeyi geri çevirmeyecek ve kendilerine erişecek zararı defetmeyecektir. İslâm’ın emirlerinin şiddeti karşısında hayrette kalmaları ve içinde bulundukları durumun farkında olmamaları ise, şimşeğin ışığını fırsat bilerek azıcık yürümeleri ve şimşeğin parıltısı kaybolunca da oldukları yerde çakılıp kalmaları gibidir. (bk. Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl, I, 13)

Görüldüğü üzere bu temsiller, önceki ayetlerde vasıfları anlatılan münafıkların iç âlemlerini dikkat çekici bir tarzda ortaya koymaktadır. Böylece onların İslâm dini karşısında takındıkları menfi tavırları sebebiyle içine düştükleri sıkıntıları ve yaşadıkları zehir dolu hayatı herkesin anlayabileceği tarzda haber vermektedir. Sırasıyla mü’min, kâfir ve münafıkların özellikleri beyân edildikten sonra şimdi de ilâhî hitap bütün insanlara yönelmekte ve hepsini topluca kulluğa davet etmektedir:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Devamını Oku

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 16. Ülaikellezıneşteravüd dalalete bil hüda fe ma rabihat ticaratühüm ve ma kanu mühtedın”

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 16. Ülaikellezıneşteravüd dalalete bil hüda fe ma rabihat ticaratühüm ve ma kanu mühtedın”
4

BEĞENDİM

ABONE OL

Âyet-i kerîmede şöyle latîf bir işaret ve ince bir mâna vardır: Nefsânî hazları ilâhî hakikatlere tercih edenlerin alışverişleri zarar etmiştir. Âhireti bırakıp dünyaya râzı olanlar da apaçık bir hüsrân içindedirler. Dünyayı ve ukbâyı Hak Teâlâ’ya tercih edenler ise daha büyük bir ziyan içindedirler. Nimetleri kaybedenler aldanmış olurlarsa; nimetlerin gerçek sahibi olan Allah’a münâcâttan uzak düşenler, gönül âleminde O’na yöneliş ve O’nun tecellilerini müşâhededen mahrum kalanlar, elbette en çok aldananlar olacaktır. (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 26) Buraya kadar münafıkların birtakım ayırıcı vasıfları anlatıldı. Gelecek ayetlerde ise, muhatapların zihnine iyice yerleşmesi için onların mânevî durumları misallerle izah edilmektedir:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

Devamını Oku