İmsak Vakti a 02:00
Mersin AÇIK 29°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
  • Rıfat Şentürk
  • İslâm
  • Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 13. Ve iza kıyle lehüm aminu kema amenen nasü kalu e nü’minü kema amenes süfeha’ ela innehüm hümüs süfehaü ve lakil la ya’lemun”

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 13. Ve iza kıyle lehüm aminu kema amenen nasü kalu e nü’minü kema amenes süfeha’ ela innehüm hümüs süfehaü ve lakil la ya’lemun”

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَٓا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوا اَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُۜ اَلَٓا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ Onlara: “Şu mü’minlerin iman ettiği gibi siz de iman edin!” dendiği zaman: “Şu aptal ve akılsızlar gibi mi iman edeceğiz?” derler. Şunu bilin ki, asıl aptal ve akılsız olan kendileridir; fakat bunu da bilmezler. Onlar bir önceki ayette yeryüzünde fesat çıkarmaktan nehyedilmişlerdi. Bu ayette ise onlara diğer “insanlar” gibi iman etmeleri emredilmektedir. Ayetteki “insanlar” dan maksat, Peygamberimiz ve ona inanan mü’minlerdir. Zira iman, akıl ve idrakleri itibariyle gerçek insanlık şerefine layık olanlar, onlardır. اَلسَّف۪يهُ (sefîh) kelimesinin aslı olan “sefeh” sözlük olarak görüş ve gidişatta hafiflik, yufkalık, fikirsizlik ve temkinsizliktir. Bunlar akıl noksanlığından doğar. Dolayısıyla sefehin zıddı, ağır başlılık ve akıllı olmaktır. Terim olarak sefeh ise, akıl ve dinin gereklerinin zıddına hareket etmektir.

  • e 4

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

  • 1842

    Okunma Sayısı

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 13. Ve iza kıyle lehüm aminu kema amenen nasü kalu e nü’minü kema amenes süfeha’ ela innehüm hümüs süfehaü ve lakil la ya’lemun”
14

BEĞENDİM

Yazdır
- +
Yazı Tipi

Münafıklara, hakiki mü’minler gibi, nifak şâibelerinden uzak ve ihlâslı bir şekilde iman etmeleri söylenince; kendilerine yapılan bu güzel tavsiyeye karşı çıkarlar. Ruhen duydukları rahatsızlık sebebiyle o vakûr ve kâmil mü’minlere hakarete yeltenirler. Onları, sahip oldukları kamil sıfatların zıddı ile vasfederek, “ne yâni, şimdi kalkıp da şu beyinsizlerin, akılsızların inandığı gibi mi inanalım?” derler. Onların “süfehâ” yani akılsız ve beyinsiz olarak niteledikleri kimseler genel anlamda kâmil insanlar, mü’minler veya iman etmiş belli şahıslardır. Menfaatlerini her şeyin önünde gören münafıkların böyle söylemeleri, şu iki sebepten kaynaklanır. Birincisi, Allah’a ve âhirete imanları olmadığından, kendi akıllarınca böyle bir iman uğruna her türlü fedakârlığa katlananlar, sefih kimselerdir. İkincisi ise kendilerine örnek gösterilen mü’minlerden birçoğunun fakir ve çaresiz kimseler olmasıdır. Onlara göre, müslümanların imanları uğruna inanmayan bütün insanları kendilerine düşman edinmeleri ahmaklık ve akılsızlıktan başka bir şey değildir. İşte bu sebeple onlar, İslâm’ı samimiyetle kabul edip, kendilerini her türlü eziyet, zorluk ve tehlikelere atan kimseleri aptal ve sefih olarak nitelerler.

Münafıklar, bu sözü, mü’minlerin yanında değil, gizlice ve alay yollu söylüyorlardı. Allah Teâlâ, Peygamberini ve mü’minleri bundan haberdar etmiştir. Üstelik asıl sefihliğin, hafifliğin ve basîretsizliğin münafıklar için geçerli olduğu­nu ve gerçek sefihlerin de on­lar olduğunu haber vermiştir. Zira onlar, içinde bulundukları cehâletin farkında olmadıkları gibi, fâni menfaatleri uğruna en büyük kazanç olan ebedi âhiret hayatını kaybetmektedirler. Gerçeği kabule davet edilen münafıkların, müslümanları sefihlikle suçlamalarından hareketle âyetten şöyle bir işaret çıkarılmıştır: Kendini zengin görüp malıyla gururlanan ve bu hâliyle fakir mü’minleri küçük gören kişilerin hali de aynen böyledir. Onlara kalben dünyayı terk etmeleri söylenince, rüşd ve kemâl ehlini tembellik ve acizlikle suçlarlar. Fakirlerin hiçbir değeri olmadığını söylerler. Zira onların ne malı, ne şöhreti, ne rahatı ne de geçinebilecekleri bir şeyleri vardır. Hakikatte ise gerçek fakirler ve mihnet sahipleri, işte kendini zengin sanan o mağrurlardır. Zira onlar zillet korkusuyla zillete, hakirlik korkusuyla da hakirliğe düştüler. Saraylar bina ettiler fakat fazla geçmeden kabirleri mesken tuttular. Bir beşikten ibaret olan dünyayı tezyin ettiler, fakat kabre mahkum edildiler. Dünyada gaflet meydanlarında dolaştılar, fakat neticede hasret vadilerinde perişan oldular. Yakın zamanda gerçeği bilecekler, fakat o zaman bu bilgileri kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir. Allah muhafaza eylesin! (Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 25)

Münafıkların altıncı vasfı, ikiyüzlü olmalarıdır: Münafıklar hakkında 9. ayette geçen مَا يَشْعُرُونَ (mâ yeş‘urûn) “farkında değillerdir” sözü, onlarda “farketme, hissetme” özelliğinin; 12. ayette geçen لَا يَشْعُرُونَ (lâ yeş‘urûn) “farkında değillerdir” kaydı ise onlarda geleceğe yönelik “firâset, zekâ ve anlayışın” olmadığını haber verir. 13. âyetteki لَا يَعْلَمُونَ (lâ ye‘lemûn) “bilmezler” ifadesi ise onların bu halleriyle “gerçek bir bilgiye ulaşamayacaklarını ve sürekli zan ve vehimlerine tabi olacaklarını” belirtir. Burada şöyle ince bir mâna ve tenbîhin varlığı söz konusudur: Birincisinde münafıkların, Allah ve mü’minleri aldatma teşebbüslerinde hissiz ve şuursuz davrandıkları, dolayısıyla koyu bir cehâlet içinde bulundukları açıklanır. İkincisinde “hissi olmayanın firâset ve aklı da olmaz” gerçeğinden hareketle, yapılan uyarıları kavrayamayacakları; üçüncüsünde ise “ilim akla tabi olduğu için aklı olmayanın ilmi de olmayacağı”ndan, yapılan tenbîh ve ikazların mâhiyetini bilemeyecekleri ifade edilir.

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Kur’an-ı Kerim: ”Fatiha suresi: 5. İyyâke na’budu Ve iyyâke neste’în”

HIZLI YORUM YAP

4 0 0 0 0 0

TREND KATEGORİ KONULARI