İmsak Vakti a 02:00
Mersin AÇIK 29°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
  • Rıfat Şentürk
  • İslâm
  • Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 7. Hatemallahü ala kulubihim ve ala sem’ıhim ve ala ebsarihim ğaşaveh* ve lehüm azabün azıym”

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 7. Hatemallahü ala kulubihim ve ala sem’ıhim ve ala ebsarihim ğaşaveh* ve lehüm azabün azıym”

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَعَلٰى سَمْعِهِمْۜ وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ۟ Allah, küfürdeki inatları yüzünden onların kalplerine ve kulaklarına mühür vurmuştur. Gözleri üzerine de kalın bir perde gerilmiştir. İşte böyle kimseler için pek büyük bir azap vardır. Bu âyette, kullarına engin merhametinin tabii bir neticesi olarak onlara gönderdiği peygamberlerine karşı inkârcıların hakikati görme, ona kulak verme ve mesajın keyfiyetini idrak etme adına herhangi bir gayrette bulunmamak suretiyle adeta kendilerini kilitleyerek kalplerini mühürlenmeye hazır hale getirmeleri beyân edilmektedir. Ayette geçen اَلْخَتْمُ (hatm) kelimesi, lügat olarak “mühürlemek” ve “mühür” mânasına gelir. Mektup mühürlemek, kapı ya da oda mühürlemek gibi giriş ve çıkışa engel olmak suretiyle bir şeyi emniyete almak da “hatm” kelimesiyle ifade edilir. “Kalp” ise, Kur’ân-ı Kerîm’de iki mânada kullanılmıştır. Bedenin orta bölgesinde yer alması ve maddi varlığımızın hayatiyetini sürdürmesinde çok önemli bir öz olması itibariyle bir et parçası olan yüreğe kalp denildiği gibi, mânevî varlığımızın özü ve insanî hakikatin merkezi olması yönüyle de nuranî ve rabbânî latifeye kalp ismi verilmiştir. Çam kozalağı şeklindeki zahirî kalple, insanın bütün duygularının hayat kaynağı olan manevî kalp, bir hakikatin iki yüzü denebilecek şekilde iç içedir.

  • e 4

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

  • 2677

    Okunma Sayısı

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 7. Hatemallahü ala kulubihim ve ala sem’ıhim ve ala ebsarihim ğaşaveh* ve lehüm azabün azıym”
9

BEĞENDİM

Yazdır
- +
Yazı Tipi

Kalbin ve kulağın mühürlenmesi ise, mânevî istidatlarının sona ermesi ve içine imanın giremeyeceği bir hale gelip, üzerlerine “bu kalbin inanması ve bu kulağın hakikat sözünü duyması mümkün değildir” damgasının vurulmasıdır. Bu haliyle kalp ve kulağın, ilâhî hakikatler karşısında tamamen duyarsız, idraksiz ve anlayışsız bir hâle gelmesidir. Böyle kimselerin gözleri üzerinde de, hakikati görmelerine engel olan kalın bir mânevî perde vardır; Hakk’ın varlığını gösteren âfâkî ve enfüsî delilleri göremezler.

Yüce Rabbimiz, hakka davet için peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir. “De ki: «Gerçek, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin!»” (Kehf 18/29) âyet-i kerîmesi gereğince insanları tercihte serbest bırakmıştır. Onları zorla imandan alıkoymadığı gibi, küfre de zorla yönlendirmemiştir. “Allah’a ve Rasûlü’ne iman edin” (Nisâ 4/136) âyeti bütün insanların imana muhâtap olduğunu gösterir. “Onlara ne oluyor ki inanmıyorlar?” (İnşikak 84/20) kınaması ise, imandan men’, küfre de zorlama olmadığının açık delîlidir.

Âyet-i kerîmede “mühürleme” fiili, Cenâb-ı Hakk’a nispet edilmektedir. Zira vuku bulan bütün hadiseler Allah’a dayanmakta ve O’nun kudreti ile meydana gelmektedir. Bir davranış ve amelin ortaya çıkması, isteme ve girişimde bulunma cihetiyle kula, yaratma yönüyle de Allah’a nispet edilmiştir. Bu bakımdan amellerin neticesinden kul sorumludur. Nitekim inkârda ısrar edenlerin kalplerinin mühürlenmesi, yaptıklarının bir sonucu olarak gerçekleştiğini âyet-i kerîmeler şöyle haber vermektedir:

“Aslında Allah, onların kalplerini inkârları yüzünden mühürlemiştir.” (Nisâ 4/155) “Önce dilleriyle inandıklarını söyleyip, sonra kalpleriyle inkâr ettiklerinden dolayı kalpleri mühürlenmiştir.” (Münafıkun 63/3) Allah Resûlü (s.a.s.), büyük küçük her türlü günahın, nihayetinde kalbin mühürlenmesine olan tesirini şöyle izah eder: “Günah ilk defa yapıldığı zaman, kalpte kara bir leke olur. Eğer sahibi pişman olur, tevbe ve istiğfâr ederse kalp yine parlar. Etmez de günah tekrarlanırsa, o leke de artar. Sonra arta arta bir dereceye gelir ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi kaplar. İşte «Aslında onların işledikleri günahlar, kalplerini bütün bütün paslandırmıştır» (Mütaffifîn 83/14) âyetinin mânası budur.” (İbn Mâce, Zühd 29; Tirmizî, Tefsir 83)

İnkarcıların kalplerinin mühürlenme sürecini psikolojik bir tahlille şu şekilde açıklamak mümkündür: Bu kimseler, inkâr ve günah yolunu tutmak suretiyle kalplerinin temizliğini süflî ve nefsânî amellerle yok ederler. Kendilerine lütfedilen temiz fıtratlarını hayvânî ve şeytânî sıfatlarla değiştirip bozarlar. Böylece onların temiz ruhları, beş duyunun şiddetli arzusuna râm olarak çirkin sûret âlemine yönelir ve ulvî muhabbetlere perdelenir. Sonra da nefsin yoldaşlığına ünsiyet peydâ etmeye başlar. Rûh, nefisle beraberliği sebebiyle kötü özellikler kazanır. Artık nefsin güzel gördüğünü güzel görmeye, onun haz aldığı şeylerden haz almaya ve hayvânî meralardan nemâlanmaya başlar. Nihâyet rûhânî gıdâlardan kesilir, üns bahçelerinde Hakk ile komşu olmayı ve yüce mekânları unutur. Nefsin esîri olan insan, hüsran vâdîlerinde şaşkına döner ve şeytanın oyuncağı haline gelir. Nankörlük edip nimetleri görmezden gelenler, ilâhî yardımdan mahrum kalır ve hevâlarına yenik düşerler. Tehlikeli uçurumlardan yuvarlanarak nefisleri dipdiri, kalpleri ise ölü bir hâle gelirler. Bunlara hiçbir uyarı fayda vermez. Onların kalpleri, dünyevî lezzetlerin verdiği kasvet sebebiyle gayb âlemine kapalıdır. Böyle kalpler, dünya muhabbetiyle örtülü ve nefse tâbi olmaları sebebiyle iyice kilitlidir. Bu durumda olanlar için âyet-i kerîmede: “Onlar Kur’an’ı inceden inceye düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde üst üste kilitleri mi var?” (Muhammed 47/24) buyrulur. Bunlar kuds bahçelerinden üns kokusu koklayamazlar. Ancak üzerlerine şekâvet ve bedbahtlık rüzgârı eser. Neticede kalplerindeki kilitler üzerine bir de mühür vurulur. (Bursevî, Rûhu’l-Beyân, I, 47)

Şunu da ifade etmek gerekir ki, hiçbir insan bir diğeri hakkında kalbinin mühürlü olduğu bilgisine sahip olamayacağından, bu yönde bir hüküm vermesi doğru değildir. Yine bilinmelidir ki, mühürlenen bir kalbe sahip olan kişinin, Allah’ın dilemesi hariç, imana gelmesi imkânsızdır. İman etmeden ve kalpleri mühürlü olarak âhirete göçenlere ağır bir ceza, büyük bir azap hazırlanmıştır. “Azap”; tatlılığın yok olması, acı, elem ve ızdırap demektir. Çünkü azap, hayatın tatlılığını, lezzet ve halâvetini yok eder. Azabı tavsif eden “azîm” kelimesinde “büyüklük, çokluk ve devamlılık” mânaları vardır. Dolayısıyla bu, cehennemde dâimî olarak azâba uğramak; dehşeti, korkusu büyük; ateşten halkaları, susuzluğu, acı ve ızdırabı çok olan azâba mahkum olmaktır. Bu, hem tehdit mânası ifade etmekte hem de âhirette vaki olacak cezayı haber vermektedir. Ayrıca “azâp” ve “azîm” kelimelerinin nekre olması, gerçek mâhiyetini Allah’tan başkasının bilmeyeceği pek çok ve pek büyük azap çeşitlerinin bulunduğunu haber vermektedir.

Sûrenin başında önce şeref ve faziletleri sebebiyle müttakîlerden, sonra onların tam zıddı olan kâfirlerden bahsedildi. Kur’ân hidâyetine karşı kör ve sağır davranan bu grup hakkında söz fazla uzatılmadan önemli vasıfları Sadece iki âyette bildirildi. Şimdi de bu iki grup arasında gidip gelen ve hastalıklı bir şahsiyet sergileyen münafıkların durumuna dikkat çekilmektedir. Onların hâl ve tavırlarından gelen on üç âyette tafsîlâtlı bir şekilde bahsedilmiştir. Bu grup üzerinde uzunca durulması, hem tehlikelerinin daha gizli ve daha büyük olması hem de imana gelme ihtimallerinin bulunması sebebiyledir. Çünkü düşünce, niyet, hâl ve davranışlarının kötülüğünü ortaya koymak; tâkîb ettikleri yolun yanlışlığını misâllerle anlatmak sûretiyle münafıklara tesir etmek mümkündür. Bu vesileyle, kalplerinin yumuşaması ve içinde bulundukları durumun doğru olmadığını anlayıp bundan vazgeçmeleri umulur. Böylece hastalıkları iyileşir, manen temizlenir, İslâm’ın emirlerine boyun eğerek şu âyetle istisnâ edilen kullardan olabilirler:

“Şüphesiz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onları oradan kurtaracak hiçbir yardımcı da bulamazsın. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini tam bir ihlasla yaşayıp bütün samimiyuetleriyle Allah’a yönelenler başka. İşte onlar gerçek mü’minlerle beraberdirler. Allah mü’minlere pek büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisâ 4/145-146). Yüce Allah, İslâm toplumu için son derece tehlikeli olan bu zümre hakkında mü’minleri uyanık tutmak, münafıkları da ihtar etmek üzere onları ele verecek belli başlı vasıfları şöyle beyân buyuruyor:

Kaynak: Ömer Çelik Tefsiri

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Kur’an-ı Kerim: ”Bakara suresi: 6. İnnellezıne keferu sevaün aleyhime enzertehüm em lem tünzirhüm la yü’minun”

HIZLI YORUM YAP

4 0 0 0 0 0

TREND KATEGORİ KONULARI