İmsak Vakti a 02:00
Mersin AÇIK 25°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
  • Rıfat Şentürk
  • Blog Yazıları
  • Polisiye roman yazarı Cenk Çalışır’ın biyografisi, edebi kişiliği, roman yazma fikrinin başarı hikayesi ve senaryo yazarlığı çalışmaları

Polisiye roman yazarı Cenk Çalışır’ın biyografisi, edebi kişiliği, roman yazma fikrinin başarı hikayesi ve senaryo yazarlığı çalışmaları

Polisiye roman yazarı Cenk Çalışır, 2019 yılında yayınlanan ''Beria'' romanı ile ''yılın en iyi polisiye romanı ödülünü'' aldı. Dijital ortamda kitaplarını severek okuduğum kıymetli yazarımız Sayın Cenk Çalışır ile röportaj yaptım. Edebi anlatımın canlı tutulduğu bir erdemle sorumlarımı yanıtladı. Cenk Çalışır'ın biyografisi, edebi kişiliği, roman ve senaryo yazarlığı çalışmaları, roman yazma fikrinin başarı hikayeleri yanında ''roman yazarı'' adaylarına bilgi ve tecrübeleriyle aktardığı değerli önerileri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır; ''Roman nedir? Roman yazmaya nasıl başlanır? Roman yazma teknikleri nelerdir? İyi bir roman yazarı nasıl olunur? Önerebileceğiniz yazarlık atölyeleri var mı?''

  • e 23

    Mutlu

  • e 8

    Eğlenmiş

  • e 2

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

  • 8114

    Okunma Sayısı

Polisiye roman yazarı Cenk Çalışır’ın biyografisi, edebi kişiliği, roman yazma fikrinin başarı hikayesi ve senaryo yazarlığı çalışmaları
57

BEĞENDİM

Yazdır
- +
Yazı Tipi

Cenk Çalışır’ın Biyografisi

1967 Balıkesir doğumluyum. Memur bir babanın çocuğu olarak değişik şehirlerde büyüdüm. Gazi Üniversitesi İktisat Bölümü mezunuyum. Üniversite sonrasında Bursa’ya yerleşip çalışma hayatına başladım. Bu yaşantımı beyaz yakalı olarak tanımlayabilirim. Tekstil, basın ve otomotiv sektörlerinde değişik departmanlarda görev aldım. Sonrasında hobilerime yönelip, reklam ve tanıtım fotoğrafçılığına yöneldim. Böylelikle daha serbest çalışma saatlerine sahip olabildim. Saati kurmadan yatmanın ve çalışma saatlerini planlayabilmenin avantajıyla kendime ayırabildiğim zamanı arttırabildim. Edebiyatla olan ilgim o yıllara kadar okur olmakla ama çok okuyan olmakla sınırlıydı. Okuduğum eserlerde ben olsam nasıl yazardım sorusu doğdu. Kalem oynatmaya başladım. Bu denemeler bir cümleden, paragrafa sonrasında bölüme doğru akmaya başlayınca aklımdaki bir öyküyü romanlaştırmaya başladım. Satranç Cinayetleri 2010 yılında yayınlandı. Yayınevinden ve okurlardan olumlu tepkiler alınca yazmak konusunda kendimi geliştirmeye başladım. Öykü ve yazı atölyelerine katıldım. Yazmak eylemine yön veren eğitici kitaplar edindim. Edebiyat sitelerini takip etmeye başladım. Edebiyat sabit bir büyüklük olmadığından, sürekli değişen ve gelişen bir alan olduğundan eğitim sürecim halen devam ediyor. Altı roman ve iki öykü kitabının yanı sıra senaryo çalışmalarım da oldu. Senaryo grupları ile çalışmalarım da sürüyor. Artık reklam çalışmalarımı sonlandırdım. Hayatımı edebiyat ve sinema çalışmaları ile sürdürüyorum.

Cenk Çalışır’ın Edebi kişiliği

Salt bir okur olarak başladığım edebiyat dünyasında suç temalı işler üretiyorum. Yazmazdan önceki dönemde okumalarımın çoğunluğunu suç edebiyatı oluşturuyordu. İzlediğim filmler, okuduğum romanlar aksiyonu, gerilimi olan suç öyküleriydi. Sanırım yazmaya başlayınca beslendiğim alandan üretmem de doğal bir sonuç oldu. Anlatılarımı, polisiyede sıkça karşılaştığımız gibi bir kahraman üzerinden yapmadım. Hemen her eserimde farklı bir duyguyu işledim. Böyle olunca kahramanlar da farklı kimliklere büründüler. Bir yazar olarak kahramanları yaratmanın, kurguyu oluşturmaktan daha çok heyecanlandırdığını da söylemeliyim. Hemen her eserimde farklı anlatım biçimleri, farklı teknikler kullanmaya çalıştım. Yazdığımız gibi konuşamayacağımıza ya da konuştuğumuz gibi yazamayacağımıza inandığımdan bu arayış, gelişim ve deneme süreci devam edecektir diye düşünüyorum. Öte yandan kendime verdiğim bir söz de yok. Özlediğim bir karakterle yeni bir romanda buluşabiliriz elbet.

Roman nedir?

Roman edebi bir türdür. Bu soruyu yanıtlamadan önce edebiyatın ne olduğuna bakmak gerekir. Edebiyat için yüzlerce tanımlama ve ele alış biçimi olmasına karşın genelde “Edebiyat, duygu ve düşüncelerin okuru etkileyecek şekilde yazıya dökülebilmesidir” tanımı kabul görmüştür. Öyleyse roman yazarının ele aldığı konuyu işlerken, duygu ve düşüncelerin aktarımında okuru etkilemesi önceliği olmalıdır. Bu bağlamda yazının üç boyutlu gerçekliğine değinmekte fayda var. Okur, bir romanı okurken içinde bulunduğu gerçek gerçeklikten kopmalı, yazarın yarattığı kurgusal dünyada olduğunu hissetmelidir. Kahramanla beraber korkmalı, heyecanlanmalı, üzülmeli ya da sevinmelidir. Bunu yapabilen eserler, okurunu etkilemiş, duygusunu aktarabilmiş ve amacına ulaşmış romanlar olacaktır.

Roman nedir sorusuna dönecek olursak; Roman, yaşanmış, yaşanan ya da yaşanacak olan olayların, bu olaylar içindeki insanların birbirleriyle olan ilişkilerinin, psikolojik bağlamda ele alınarak belirli bir yer ve zaman düzleminde kurgulanmasıdır. Roman her şeyden önce bir kurmacadır. Yani yazılan her şey, yazarın hayal dünyasında biçimlenir ve kelimelere dökülerek ifade bulur. Yazar ile okur arasındaki ilişki, kelimeler üzerinden kurulacaktır.

Roman yazmaya nasıl başlanır?

“Hayatımı yazsam roman olur” sözüyle yola çıkmamak gerekir. Hayatınız bir roman olabilecek kadar ilgi çekici olabilir ancak bunu kelimelere dökmek başka bir beceridir. Roman yazarları yeni bir konuyu ele almazlar. Ana başlıklara bakarsak tüm anlatı sanatları 64 konu üzerinedir. Henüz 65. konu yoktur. Yani insan ayağa kalktığından beri, edebiyat, sinema, tiyatro, opera gibi anlatılar aslında hep aynı başlıkları ele almıştır. Leyla ile Mecnun var diye Kerem ile Aslı yazılmamalıydı diyemeyiz. Roman ne anlattığımız değil, nasıl anlattığımızdır. Dolayısıyla anlatınızı kurmanız gerekir. İzlediğiniz bir sinema filmini uzun uzun anlatarak çalakalem kâğıda dökseniz, bir olay anlatmış olursunuz ancak bir roman yazmış olmazsınız. Konuştuğumuz gibi yazamayız, yazdığımız gibi konuşamayız. Edebi yazıma çalışarak, romana soyunmak, niteliği arttıracaktır.

İkinci olarak okur yazdığınızı neden okuyacak? Bu sorunun yanıtını bulmanız gerek. Yazacağınız romanla okura ne katmak istiyor, hangi fikri ya da duyguyu aktarmak istiyorsunuz? Bunu bilerek yola çıkmalısınız. Aklınızdaki çekirdek konuda çatışma nedir? Kahramanınızın çatışma karşısındaki psikolojik direnci, kırılma noktası, çatışmayı çözüme ulaştırma becerisi, karşılaşacağı zorluklar nelerdir? Bunları giriş, gelişme ve sonuç başlıkları ile yazmaya başlamadan önce bilmeniz gereklidir. Çekirdek konunuz belli ise bu konuyu işleyeceğiniz, birlikte yola çıkacağınız karakterleriniz kimler olacaktır? İlişkileri nasıl ilerleyecek, olaylar karşısında bu ilişkiler güçlenecek mi zayıflayacak mıdır? Çekirdek konu, kahraman, hangi mekânda, hangi zaman diliminde yer alacaktır. O zamanı anlatacak donanım kurulmalıdır. Dönem olarak bir Osmanlı hikayesi ele alacaksanız, o dönemde Osmanlının yaşadığı evleri, yediği yemekleri, giydiği kıyafetleri, sokaklarını, sokaktaki yaşantısını, aile ilişkilerini bilmelisiniz. Romanınızı kuracağınız zamana ve mekâna hâkim olmalı, yazmadan önce bu konuda birikiminizi arttırmalısınız.

Roman yazma teknikleri nelerdir?

Roman yazım teknikleri oldukça fazla ve bu tekniklerin doğru yerde, doğru şekliyle kullanılması çok önemli. Hatta o kadar önemli ki doğru kullanılmayacaksa hiç kullanılmaması daha iyi diyebilirim. Anlatıda diyalog, monolog, bilinç akışı, tasvirler, imgeler, mektup gibi birçok teknikten faydalanmak mümkün. Bu teknikler için edebiyat sitelerinden, yazım atölyelerinden, bu konuda yazılmış yol gösterici kitaplardan faydalanmak gerek. Yazmak bir kişisel gelişim sürecidir. Bu gelişime katkı sağlayacak imkanlara ulaşmak günümüzde oldukça kolay. Öte yandan okumak da adeta ders çalışmak gibi ele alınmalı. Beğendiğiniz yazarların eserlerini okurken kendinizle tartışın, ‘ben olsam nasıl yazardım’ sorusuna yanıt arayın. Sizi etkileyen bölümlere, neden sizi etkilediğine odaklanın. Kıymetli bulduğunuz yazıları tekrar gözden geçirin.

Roman yazma fikrinin başarı hikayesi nedir?

Başarmanın yolu, tüm alanlarda olduğu gibi yazmakta da çalışmaktan geçiyor. Edebiyat, ‘hayatımı yazsam roman olur’ algısı kadar kolay değil bence. Aklımda güzel bir hikâye var diyerek, çalakalem anlatmak da edebiyat değil. Bu noktada yazan değil yazar olmaya eğilmek gerekiyor. Yazarları büyütmek için söylemiyorum. Yazmak, eğitimi olan, yani öğretilebilir bir eylem. Doğuştan Allah vergisi bir yetenek gibi görmüyorum. Çalışmak ve üretmek, daha iyi nasıl yazabilirim sorusunun peşinden gitmek gerek. Akla düşen bir fikrin örülmesi, karakterler aracılığıyla anlatımının yapılması, duygunun okura da aktarabilmesi için yöntem ve teknikler öğrenilmeli, doğru yerde, doğru biçimde kullanılmalıdır. Bütün bunlardan önce çokça okuma yapılmalıdır. Her okuru memnun etme lüksü yoktur ancak kimin için yazdığınızı da bilmek önemlidir. Yani okurun beklentisini bilmek gerekir. ‘Kendim için yazıyorum’ deyişi bence yanılgı ve okura haksızlıktır. Eğer yazılan sadece yazanda kalmıyor, ticari bir metaya dönüşüyorsa, okurun parasını ve zamanını istiyorsak, sadece kendimiz için yazıyor olamayız.

Roman türünü seçmenizde ilham aldığınız ”kitap” oldu mu?

Kıskanarak okuduğum tüm romanlar için bunu söyleyebilirim. Yazmaya dair heves oluştuğunda okumalar da kendiliğinden daha eleştirel olmaya başlıyor. Okuduklarınızda kusur buluyor ya da takdir ediyorsunuz. İşte bu noktada kıskandığınız cümleler, anlatım biçimleri yazma hevesini eyleme dökmeye aracılık ediyor. Bu noktada Ömer Seyfettin’in Kaşağı, Namık Kemal’in İntibah, Kerime Nadir’in Hıçkırık, Glenn Meade Sakkaranın Kumları, Sidney Sheldon Bana Düşlerini Anlat gibi eserler ilk aklıma gelenler. Kıskanarak okuduğum yazarlardan ilk aklıma gelenlerin, Stephan King, Dean R Koontz, Armağan Tunaboylu, Tolga Yazıcı, Üstüngel Arı, Barış Uygur olduğunu söyleyebilirim.

Önerebileceğiniz ‘’yazarlık atölyeleri’ var mı?

Pandemi süreciyle birlikte özellikle online eğitim veren birçok yazar ya da kuruluş var. İnternet üzerinden kısa bir araştırma ile bu kurumlara ulaşmak mümkün. Atölyeler dışında edebiyat dergilerinin eğitim sayfaları var. Bazı değerli kalemlerin yazmak üzerine eğitici ve öğretici kitapları var. Bu kaynaklardan yazma becerileri üzerine çokça fayda sağlanabilir. Sadece internette kısa bir araştırma ile yazmak üzerine onlarca eğitim yazısı okuyabilir, eğitim videosu izleyebilirsiniz. Bu bilgilere ulaşmak günümüzde çok kolay, üstelik birçoğu da ücretsiz.

İyi bir roman yazarı nasıl olunur?

Yazdıklarınıza kıymak önemlidir. Yazının başarısı, az kelime ile çok şey anlatabilmesindedir. Okurun kafasını gereksiz anlatılarla doldurmamaya dikkat etmek gerekir. Yazının ritmi ve dengesini iyi kurmak çok ama çok önemlidir. Karakterlerinizin diyaloglarına odaklanın. Bir apartman hizmetlisiyle o apartmanda oturan bir doktor arasındaki diyalogda ikisinin benzer şekilde sohbet edememesi gerekir. Kültürleri, eğitimleri, sosyo ekonomik durumları, yetiştikleri çevreler farklı olan kişilerin bakış açıları ve sözleri aynı ağızdan çıkmış gibi olmamalıdır. Romanınızda kahramanın karşılaştığı her kişiyi okura tanıtmaktan kaçının. Onlar o an için var olacak, kahramanla temas edecek ve bir yan karakter bile olmayacaklarsa romanınızda figürandırlar. Nasıl bir aileden geldikleri, eğitimleri, dertleri, tasaları okuru ilgilendirmez. Okuru ana hikâyeden uzaklaştırmayın, alt metninize hizmet etmeyecek hiçbir karakter ya da olayı derinlemesine işlemeyin. Yazdıklarınızı tekrar tekrar okuyun. “Daha iyisini yazabilir miyim?” Sorusunun yanıtını arayın. Acele etmeyin, içinize sinmeyen hiçbir şeyi romanınızda tutmayın. Silmekten, değiştirmekten, yeniden yazmaktan korkmayın. Yazdığınız bölümlerin duygularına dikkat edin. Yazılan bölüm, duyguya hizmet ediyor, okura geçiyor mu? İlk kez okuyor, siz yazmamışsınız gibi bu sorulara yanıt arayın. Yanıtınız hayır ise yeni bölüme geçmeyin. Roman yazarı olmak kolaydır, iyi roman yazarı olup olmamanıza okurunuz karar verecektir. Ama şunu da unutmamak gerek, her okuru memnun etmek gibi bir lüksünüz hiçbir zaman olmayacaktır. Mürekkebinizi kurutmayın. O aktıkça yazınız gelişecek, iyileşecektir.

”Roman yazarı adaylarına” önerileriniz nelerdir?

Günümüzde roman yazmaktan çok daha zor olan romanı piyasaya sürebilmek. Çok yetenekli kalemlerin ilk eserleri yayınevlerince tanınmış yazar olmadıkları, kısa vadede para kazandırmayacakları için ilgi görmüyor. Gönderilen dosyalar yayınevlerinde aylarca bazen bir yılın üzerinde okunmayı, değerlendirilmeyi bekliyor. Yayınevleri çok talep olduğunu belirtse de bu talebe yanıt verecek editör ağını kuramadıklarını itiraf etmiş oluyorlar. Ya da dosyaları kabul etmemeliler. Beklemekten yorgun ve küskün olan çok fazla yazar adayı bu yüzden var. Hal böyle olunca yazarlar baskı maliyetlerini kendileri karşılayarak romanlarını piyasaya sürmeye çalışıyor. Bu kez de parasıyla kitap çıkartmış önyargısıyla hafife alınıp, okunmuyorlar. Oysa sistem başka bir seçenek sunmuyor. Bu, iyi kalemlerin karşılaştığı sorun. Öte yandan dağıtım başka sorun. Birçok yazar tanıtım yapılmadığından, yeteri kadar kişiye ulaşamamaktan, basılan kitapların ülke genelinde kitapevlerine gönderilmediğinden, dağıtımın birkaç ille sınırlı olduğundan yakınıyor. Yazmak eylemi sadece yazarla ilgiliyken, eserin basım ve dağıtımı sabır gerektiren bir sürece dönüşüyor. Yazmaya tutkun arkadaşlarımın bu şartları bilmelerini, piyasa koşullarına küserek, kızarak mürekkeplerini kurutmamalarını diliyorum.

Yeni bir roman çalışmanız var mı?

Daha önce senaryosunu kaleme aldığım dokuz cesetli bir soygun girişimi vardı. Bu konuyu roman olarak yazmaya başladım. 2021 yaz aylarında okurla buluşturmayı hedefliyoruz. Sanırım yetişecek.

Eser verme süreci çoğu yazar için sancılı bir süreçtir? Siz bu süreci nasıl tanımlarsınız? Mesela yazdığınız özel bir alanınız var mı? Sizi güdüleyen özel şeyler?

Benim odam, benim masam, sarı ışığım, falanca müzik gibi olmazsa olmazlarım yok. Yazarken ihtiyacım olan tek şey bilgisayarım. Çoğunlukla ne yazacağımı bilerek çalışmaya başladığımdan, o süreç önce kurma sonra yazmak olarak ilerliyor bende. Kurmak kısmını çoğunlukla sabah yürüyüşlerimde yapıyorum. Düzenli olarak yazdığımı da söyleyemem. Bazen haftalarca romana dokunmam, bazen kapanır bir hafta boyunca sadece yazarım. Benim romanlarım 70,80 bin kelime civarında oluyor ve yazım süreçleri altı aydan daha az değildir. Yazmamı güdüleyen tek şey öyküye birikmiş olmam ve yazmayı özlemiş olmamdır. Yazmak istemediğimde yazmam. Yazmayı kendime bir ödev gibi vermiyorum. Biriksem bile sadece not alırım

Polisiye roman yazmanın yanında profesyonel şekilde yöneldiğin reklam fotoğrafçılığı ve senaryo yazarlığı çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Emekliliğimin ardından 2021 yılı, Mart ayında Bursa’dan ayrıldık. Eşimle birlikte, yeni bir hayalin peşinden gidip, Ege sahillerinde bir kasabaya yerleştik. Reklam piyasasından uzaklaştım. Artık sadece yazar olarak profesyonel yaşantımı sürdürüyorum. Senaryo grupları ile sinema filmi için çalışmalar üretiyoruz. Pandemi süreci bunu kesintiye uğratmış olsa da yazmaya devam ediyorum. Bireysel olarak art house ve ana akım için romanlarımdan uyarladığım ve özgün senaryo çalışmalarım da devam ediyor.

İçlerinde büyük yayınevlerinin de olduğu geniş bir kesim Wattpad gibi sosyal medya uygulamalarında popülarite yakalayan ve ekseriyeti çok genç yaşta olan kişilerin edebi kaygı gütmeden yazdıkları öyküleri, günlükleri ve denemeleri kitaplaştırma yoluna gidiyor. Yayınevlerinin edebiyata bu kadar ticari yaklaşmasını doğru buluyor musunuz?

Edebi kaygılardan uzak çalışmalar için çok da iyi niyetli bir bakış açısı olduğunu düşünmüyorum. Yazar olmak arzusundaki isimlere mavi boncuk dağıtarak, hayallerini ticari malzeme yapıyorlar. Burada alan memnun satan memnun durumundan farklı sonuçlar doğuyor. Öncelikle pazarın kalabalıklaşması, okurun nitelikli esere ulaşmasını engelliyor. Okur, parasını ve zamanını boşuna harcadığını düşünüyor, sonrasında ‘Ben zaten Türk yazar okumuyorum ki’ cümlesini çok okudum biliyorum inancıyla kurup, savunuyor. Yazar olmak yolundaki arkadaşlar, eserlerini bu kadar kolay yayınlayınca, kendilerini geliştirme gereksinimi duymuyorlar. Yazar olmakla yazan olmak arasındaki farkı bilmiyorlar.

Ticari demişken bir de şu var; başka alanlardaki birikimleri ya da yetenekleri ile marka olmuş isimlerin edebi ilk çalışmaları, daha rafa çıktığı gün çok satanlarda yer alıyor. Sanki bütün Türkiye sıraya girmiş çıksa da alsak diye bekliyor. Çok samimi bulmuyorum. Bu noktada çok satanla çok sattırılan ya da çok sattırılmaya çalışılan gibi farklar olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’de kitap okur oranın düşüklüğü hakkında ne düşünüyorsunuz? Kitap fiyatları yüksekliği okuma oranını etkiliyor mu?

Matematik gerçekliğinde ele alırsak okur oranı İngiltere’de %21, Fransa’da %14, Japonya’da %12, Türkiye’de %0.01. Yani durum zavallı bile değil. Berbat. Kitaba yılda hane başı 6,5TL. ayrılan bir ülkedeyiz. Böyle bakınca kitapların pahalı olduğu savı da çürüyor. Çünkü aynı ailenin sigara bütçesi çok daha yüksek. Bu açıdan bakıldığında kitabı keyif haline getirememişiz. Bu oranların değişimi için 600.000 kahvehane karşısında 1.200 kütüphane çaresiz kalıyor. Artık konunun genel ve yerel idareciler tarafından ele alınması, göstermelik değil, bir politika olarak hedeflenmesi, çalışılması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’nin temel sorunlarından biri cehalettir ve bunun aşılması için seferberlik düzeyinde metotsal yaklaşılmalıdır.

“Satranç Cinayetleri kitabı polisiye roman kitaplarına olan ilgimi ve merakımı arttırmıştı. İşlenen seri cinayetler üzerinde ”satranç taşı” dışında delil niteliğinde ”görgü tanığı, parmak izi ya da ipucu” sayılabilecek bağlantı yoktu. Bursa emniyeti ile seri katil arasında oynanan ”satranç maçını” kim kazanacaktı? Bu sorunun cevabına olan öğrenme arzum; dolu bardağımdaki çayı soğuttu, geceleri uykusuz bıraktı, kendimi okumaktan alı koyamadığım bir roman oldu. Cenk abi, satranç cinayetleri romanının konusu nasıl oluştu? Roman kahramanları ile aranda oluşan bağı bizimle paylaşabilir misin? Yazım aşamasında karşılaştığınız zorluklar ya da kısa molalar oldu mu?

Satranç Cinayetleri benim ilk çalışmam. Salt bir okur olarak yazmaya başladığım bir eser. Polisiye temalı olduğundan olay örgüsünün gizemi koruyarak kurulması oldukça önemliydi. Başlarken tamamının 64 bölüme yayılmasını, böylece kurgunun satranç tahtasındaki kare sayısına gönderme yapmasını planlamıştım. Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini aldığım kısa notlarla bir çizelge haline getirip, bölümleri yazmaya başladığımı hatırlıyorum. Sanırım sekiz ay kadar yazımı sürdü. Bu arada Emniyet Teşkilatı’nın hiyerarşik yapılanması, işleyişi, bölümlerin soruşturduğu suç çeşitleri gibi konularda araştırmalarım oldu. Cinayet çözümlemelerinde izlenen adli ve polisiye adımları araştırdım. Satranç oyununun kurallarını öğrendim. Seri katil hikayesini bu bilgilerle harmanlamaya başladım. Katil ve polis arasında süren zeka oyunları, karşı hamleleri olarak kurguladım.

Zehr-i Katil polisiye romanı en popüler kitaplarından birisidir. İçerisinde ”insani duygular, ilişkiler, ahlak algısı, sevgi, aşk, güven, mecburiyet, suçluluk, öfke” gibi birbirinden farklı duygu yüklü olay örgüleri ile yazılmış konular vardı. İki kadının aşkı arasında kalmış bir adamın yavaş yavaş sona doğru giden adımları arasında ilerleyerek okuduğum bir roman oldu. Zehr-i Katil polisiye romanının doğuşu ve yayın hikayesini anlatır mısınız?

İkinci romanı yazmadan önce edebiyat atölyelerinde eğitim almaya başladım. Duygusal yönü güçlü bir eser üzerine çalışıyordum. Aynı olayı, üç farklı kişinin ağzından çoklu anlatım tekniği ile aktarmayı hedefledim. Burada çalıştığım üç karakterin benzer bir anlatımının olmamasıydı. Sonuçta eğitimleri, sosyo ekonomik durumları, yaşları, kültürleri ile farklı karakterler aynı olayı kendi açılarından anlatacaktı. Söylemleri farklı olmalıydı. O karakterlere bürünmek, o duyguyu yansıtmak için yoğunlaştım. Kurguya gelince iki aşk arasında sıkışan bir adamın hikayesiydi. Böyle bakınca klişe bir kurgu. Ancak edebiyatta önemli olan neyi anlattığınız değil nasıl anlattığınızdır. İnsan ayağa kalktığından beri tüm edebiyat, tüm sinema ve tiyatro genişletilmiş alt başlıklarıyla 64 konuyu içerir. Ana başlık olarak bakarsak konu çeşidi 26’dır. Yani ne yazarsak yazalım zaten klişedir. Leyla ile Mecnun var diye Ferhat ile Şirin’i ya da Kerem ile Aslı’yı yok sayamayız.

Oyun içinde oyun kitabı sanal ile gerçek yaşamın karmaşasını ince ve güçlü bir öykülemeye yatkın karakterle anlatmış olması meraklı okurların listesine beni de yüklemeyi başardı. Sanal ile gerçek yaşamın arasında kurulan bu romanın konusunun zihninizde ki doğuşu ve yayın hikayesini anlatır mısınız?

Ben büyürken teknoloji çok hızlı gelişti. 6 yaşımdayken evimize televizyon girdi. Üniversitede okurken bilgisayarla tanıştım. Mars’a gidildiğine tanıklık ettim. Bu süratten duyduğum endişe, darknet, deepweb gibi internet üzerinden ulaşılabilir yasadışı imkanlar ve sunumların yarattığı tehlike, subliminal mesajların bilinçdışı etkileri ve bu alandaki kontrolsüzlük, insanın yasak olana duyduğu ilgi bir araya geldi. Bütün bunlara dikkat çeken bir esere yoğunlaştım. Murat, Kerem, racniş başlıklarıyle üç karakterin öyküsünü kurdum. Okur bu üç başlığı takip ederek, sadece Murat’ın, kerem’in ya da Racniş’in hikayesini okuyabilir, basıldığı sırasıyla okursa bir romak okumuş olur. Yapısında böyle bir yazım tekniği, anlatımında ise yabancılaştırmayı esas aldım. Bu yönüyle postmodern bir deneme oldu diyebilirim. Bu harmanı mizahi bir sunuşla dile getirmeye çalıştım.

Kan yağmuru romanı olağanüstü korku ve gerilimin başlangıcıyla sayfalarını okurlar için araladı. İnsan okurken acıyı, korkuyu ve ölümü yaşıyor sanki. İnsanların birbirini kestiği, ruhsuz katillerin evreninden tedirgin geçtiğimiz bir dünyayı yaşamayı okurken ne kadar sindirebilirsiniz içinize? Cenk abi kan yağmuru ustalık eseri bir roman, gerçeğe aykırı ya da kurgu eseri değil, tam bir ustalık eseri diyebilirim. Kan yağmuru romanının doğuşu ve yayın hikayesini anlatır mısınız?

Kan Yağmuru, gerilim, korku temalı olsun istedim. Sert bir roman olmalıydı. Öne çıkan duygu gerilim olunca konusu da kan ve cinayet odaklı oldu elbet. Polisleri zorlayan bir zeka ve bu zekanın yarattığı vahşete de geçerli bir neden bulmam gerekti. Kötülüğü, kötülük yaparak anlatan acımasız karakterler yarattım. Amaçları kötülüğe dikkat çekmek, popüler olmaktı. İçlerinde saklı nefreti bu şekilde kusuyorlardı. ‘Gerçekte hiç birimiz göründüğümüz kadar iyi değiliz’ önsözü ile başladı diyebilirim. Bu cümleyi açmaya başladığımda Kan Yağmuru da şekillenmeye, giriş, gelişme ve sonuç bölümleri notlarda çoğalmaya başladı. Gerisi edebi işçilikti zaten. Bu süreç de altı ay kadar bir sürede tamamlandı.

Kilit operasyonu romanı içerisinde birden fazla hikâye var. İşkence edilerek öldürülmüş bir cesetin üzerinde iki yıl önce ölmüş birine ait kimlik bulunur. Maktulün kimliği araştırılır ama her seferinde yeni çıkmazlar ile karşılaşılır. Derin devletler ve uluslararası çıkar savaşlarının tam ortasında olan Başkomiser Nihat ve ekibi, ajanlar, paralı askerler ve diplomatların tüm engellemelerine rağmen görevlerini yapmakta kararlıdırlar. Son derece akıcı ve sürükleyici, heyecan ve merakla okunacak bir esere daha imza atmışsın Cenk abi. Kilit operasyonu romanının doğuşu ve yayın hikayesini anlatır mısınız?

Kilit Operasyonu dışındaki tüm çalışmalarım hayale dayanır. Ancak bu hayal ürünü eserlerin dün çokça yaşanmış, bugün çokça yaşanıyor ya da gelecekte çokça yaşanacak kadar akla yatkın gerçeklikte olduğunu da belirtmeliyim. Kilit Operasyonu bu açıdan farklıdır. Romanın kurgusunu o dönemde yaşadığım şehir olan Bursa’da birkaç ay arayla duyulan, yer altından geldiği hissini veren, net olarak açıklanamayan patlamalar oluşturdu. Bu patlamalar pencereleri sarsacak, park halindeki araçların alarmlarını harekete geçirecek kadar sert sallayan sarsıntılar yarattı. Alçaktan uçan uçakların ses dalgası olduğu söylense de o sırada uçak gören olmaması akılları karıştırdı. Kurguyu bu patlamalardan yola çıkarak iklim kontrol silahı denemelerine dayandıran bir kurguya yöneldim. Araştırmalarımı HAARP konusuna çevirdim. Konu teknoloji savaşlarına eğilince casuslar, üst düzeyde gizlilik kendiliğinden şekillenmeye başladı. Polislerin Bursa’daki cinayet çözümlemeleri bir anda uluslar arası bir hikayeye evrildi. Okur açısından, eylem kurgusu ve macera polisiye türündeki Kilit Operasyonu, iklim değişikliği ya da hava şartlarına müdahaleyle yapılacak savaş teknolojisine dikkat çekti.

Beria romanı yayınlandığı 2019 yılında en iyi polisiye roman ödülünü aldı. Konusu: ”Köyünde yapılan bir baskında Aişe’nin kocası öldürülür. Aişe, kızı Beria’yı da alarak içinde bulunduğu iç savaştan kaçmak için insan tacirleriyle beraber Avrupa yoluna koyulur. Harun eşini ve çocuğunu kaybettikten sonra depresyona girer. Bu süreçte aldığı aşırı kilolar ile obezite olur. Emniyet müdürlüğü tarafından malulen emekli edilir. Yaşadığı travmaya dayanamayarak intihar etmek üzere gittiği kayalıklardan Aişe’yi görür. Aciz ve çaresiz bir haldedir. Kızı Beria insan tacirleri tarafından kaçırılmıştır. Harun oğlunun ölümü hatırlar. Hiçbir şey yapmamıştır. Oğluna yapamadığı yardımı başka çocuklar için yapmak onlara umut olmak ister.” Cenk abi sözün bittiği denilecek yerdeyim. Biz okurlarına Beria’nın doğuş ve başarı hikayesini anlatabilir misin? 2019 yılının en iyi polisiye roman ödülünü aldığı an ki duygu ve düşüncelerini paylaşabilir misin?

Eylem kurgusu, zihinsel kurgu, mizahi anlatım, gerilim, macera türlerini ele almıştım. Bu kez dramatik bir roman yazmak istiyordum. Konu arayışlarım devam ediyordu. Aylan bebeğin sahilde uyuduğu fotoğraf birçoklarımız gibi beni de çok etkiledi. O anda konunun mülteciler üzerinden çocuklara yaşattıklarımız olmasına karar verdim. Araştırmalarım mülteciler oldu. Yerli ve yabancı basında çıkan haberleri, uzman görüşlerini, resmi açıklamaları takip etmeye başladım. Bu konuda yazılmış üniversite tezlerini okudum. Konu güncelliğini yitirmediğinden araştırma sürecim birkaç yıl boyunca devam etti. Bir köşede notlarını tuttuğum polisiye bir öykü vardı. İki konuyu birleştirip yeni bir akış çizelgesi hazırladım. İçeriği ajitasyona kaçmadan dramatik bir dille anlatma gayretine soyundum. İstedim ki okur, mülteci çocukların sıkıntılarını, yaşam koşullarını, karşı karşıya kaldıkları tehlikeleri bir romanın içinden fark etsin. Aldığı ödül beni çok mutlu etti elbet. Başvuru yoluyla yürütülen bir derecelendirme değil çünkü. Jürinin kendisinin seçip, değerlediği eserler ödül alıyor. Jüri katılımcılarının edebiyat dünyasında duayen niteliğinde üstatlardan, eleştirmenlerden ve akademisyenlerden oluşması ödülün kıymetini arttırıyor. Bu nedenle Beria’nın aldığı ödül beni çok onore etti.

Her temas bir öykü bırakır 1 ve 2 kitaplarının doğuşu ve yayın hikayesi nedir?

Öykü yazarlığım, Beria için araştırma yaptığım dönemdir. O sıralarda süreli dergilere öykü yazıyordum. Antoloji çalışmaları için davetler almıştım. Beria demlenirken, öykücülük öne çıktı. Dergilerin mizanpaj ölçülerine göre kısa öyküler üretmeye başladım. Sonra bunları derleyip, sıralayarak öykü kitabı haline getirme fikri doğdu. Yayınevi ile birlikte bunun hazırlığına başladık. Hazır olan öykülerden onbeşer öykü içeren iki kitap oluşturduk. Dergi okurlarının dışındaki okurlara ulaşmak ve öykülerin kalıcılıklarını arttırmak istedik.

Yazar: Rıfat Şentürk
Kaynak: www.rifatsenturk.com.tr

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Blog, fotoğrafçı, ınfluencer, dijital içerik üreticisi, ”Yeşim Mutlu” sorularımı yanıtladı.

HIZLI YORUM YAP

23 8 0 0 2 0